19 Mar 26 - Per 6:25:pm Sine-i Millet
Dark Light

Blog Post

Sine-i Millet > Köşe Yazıları > Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım – 3

Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım – 3

Rıza Can Aşık’ın kaleminden…

Bir koşardım ki o ezan sesine.. Yazın güneşin, evlerin sokağa açılan avlularındaki taşları ısıttığı günlerin göğü dolduran ezan sesleri kulaklarımıza meleklerin makamından gelmiş gibi hissettirirdi çocuk ruhumuzun temizliğiyle. Henüz kimseyi aldatmamış kimsenin bizi üzmediği zamanlardı. Çocuk gözümüzle her şey daha bir renkliydi. Gözlerimizi ne vakit açacağımıza güneş, eve ne vakit gireceğimize ezan karar verirdi. Karanlık ve gece benim için bilinmezlik, hikaye, korku ve masaldı. Bir çocuğun bugün asla sahip olamayacağı şey; gece. Bugün her vakit apaydınlık ortada ama gözlerimizin bazen görmesi için ihtiyacı olan şey kapanıp karanlıkta kalmasıdır. Karanlık kalbimizin aydınlığıdır ve soyut duygularımız ancak karanlıkta doğup yeşerir. İşte karanlıkla aydınlanan bitmek bilmeyen günlerdi o günler, yavaş ve dingindi. Bu sakinlikteki göçmenlerden müteşekkil mahallemizin eski ecnebi sahiplerinin yerlerini ilk bizler balkan göçmenleri hemen ardımızdan lazlar, kürtler, romanlar derken Türkiyenin muhtelif şehirlerinin fakiri fukarası doldurmuştu. Kimse isteyerek yurdunu terketmezdi aynı vatanın sınırları içerisinde de olsa herkes doğduğu toprağa aittir, oraya benzer ve o toprağıda yanında taşır. Bu yüzden hepimiz hikayelerimizle gelmiştik, farklı farklı hikayelerin tek ortak duygusu vardı; özlemdi. Orda bir köy hep vardı uzakta ve herkes köyünde doğan güneşini de getirmişti mahallemize. Aynı güneşin altında hep beraber ısınırdık.

Ezan sesi, o hiç gitmediğim ama geldiğim köyden çalınırdı sanki kulağıma kuşlar kanatlarıyla taşırdı o köyün rüzgarını yanaklarıma saçlarıma. Arkadaşlarla koştura koştura mahallenin camisine giderken geçtiğimiz sokakları sağlı sollu hala ayakta dikilen eskilerin şahidi ecnebi konaklarıyla onlara tamamen yabancı ne idiğü belirsiz yer yer çirkin apartmanlarla karışık evlerin arasından ezanın sonuna yetişmeyi başarır, şadırvanın cennetten pınarlar akan sularından yarım yamalak abdest alır koştura koştura cemaatte saf tutardık. Genelde mahallemizin yaşlılarından müteşekkil cemaatinin ak sakallı dedelerinin yüzlerinde mübarek mekanın içerisinde çocuk görmenin sevincini hisseder, huysuz olanları çıkardığımız sesten rahatsızlığını dualarını homurdanıp okuyarak belli eder, bizde yarı oyun yarı bir vazife ifa etmenin gururunu yaşardık. Bir şeye yaradığım hissi…

Mahallemizin güzide camilerinin içi kadar dışıda kadim ve kebirdi. İnsan boyundaki hat ile yazılmış mezar taşları eskilerin havasını burnumuza solutur, nerden geldiğimizi, kim olduğumuzu-kim olmadığımızı konuşmadan sessizce ama çok gürültülü bir şekilde bize anlatırdı. Biz kimdik ben kimdim? Bir çocuğun bile aklını kurcalayan, cevap buldukça yeni bir kim sorusunun açlığını yaratan o bitmez tükenmez merak. Cevabından çok sorunun kıymetli olduğu o soyut düşünce, bir kere düşmeye görsün aklına insanın. İşte o eski taşlar düşürdü bu merakı aklıma. İnsan, var olduğu günden beri taşa aksetmiş sesini, seslenmek istemiş uzaklara kim olduğunu bilmediği bilemeyeceği görmediği göremeyeceği soyundan gelecek olan o insanlığa. Tanpınar’ın dediği gibi dedelerimiz sanki inşa etmemiş ibadet etmiş taşları işlerken. Kalplerinden konuşmuşlar geleceğe, ruhu beden bulmuş taşlarda. Sesleri de bunun için gelebilmiş bugüne. Dünkü taşların ruhu var da bugün insanlar ruhsuz birer taşa dönüşmüşler. Bizler ya bizler ne bırakacağız bizden sonrakilere?

Cami bahçesindeki mezar taşlarının ikliminden çıkıp sokağın ecnebi evleriyle sağlı sollu dizilmiş diğer bir büyülü atmosferine geçerdim. Bir incelik bir zariflik bu sokaklarda apartmanlardan hemen sıyrılırdı, gözümden gönlüme akardı. Kışın tüten bacaları ayrı bir masalı anlatırdı bana. Hangi masalı dinlesem annemden sanki o evlerin içerisinde geçerdi. Şimdi yarı bakımsız durumdaki bu evlerin yeni sakinleri bizler doluşup odalarına geldiğimiz dünyaları da sığdırıvermiştik içerisine. Yıkılmaya yakın olanları halini vaktini biraz toparlamış eşraf yıkar yahut yakar yerine apartman dikiverirdi. Az yandığına şahit olmamıştık güzelim o eski konakların. Bugün ile dün hala bir mücadeleyle o sokaklarda birbirlerine karşı mücadele edip durur. Taş ve tuğla ile zırhını kuşanmış mazi, çimento ve betondan dev cüsseli apartmanlara karşı onurlu bir mücadelededir hala o sokaklarda. Bir yaşam biçiminin de kavgasıdır bu aynı zamanda. Zira ikisinin de çatısı olan bu mekanlarda bambaşka hayatlar yaşanır, bambaşka bir hava teneffüs edilirdi. Mekanın ruhu gerçekten vardı.

Sokak, evler, camiler, eskiler, yeniler, günler derken bir gün var ki onu haftanın diğer günlerinden ayırırdı mahallemizde. Cuma günü. O gün, camiye gitmenin telaşı bir başkaydı. O gün, diğerlerinden bir farklı idi. Cemaat sadece yaşlılardan ve çocuklardan oluşmazdı. Mahallenin iti kopuğu hırlısı hırsızı esnafı eli yüzü düzgün efendisi ayyaşı serserisi sofisi o gün camide aynıydı ama o gün bir farklıydı. Farkı da sanırım milleti bir vesile bir araya getirebilmesiydi. Kör sigara dumanına boğulmuş kahvehanelerde vakte kadar oyun oynanmaz, küfür edilmezdi. Sakin bir bekleyişle çaylar içilir futbol, ekonomi, siyaset bir kenara bırakılır eş dost kelamı edilirdi. Herkes bayramlığını giyer kumaş pantolonların altına ciddiyetini ifade eden klasik kunduralar cami kapısında birikirdi. Üzerlerinden seke seke camiye atlar beğendiğimiz bir köşeye çömer cızırtılı hapörlerden kayda alınmış bir vaaza kulak kabartırken ruhumuz yine farklı bir iklime kanatlanırdı.

O iklimin sarhoşluğuyla bu topraklar için bugüne kadar şehit olmuş milyonlarca vatan evladına salatu selamlardan sonra devletin birliğine bütünlüğüne edilen uzunca bir duayı hatırlıyorum. O kadar canlı hatırlıyorum ki o cızırtılı ses hala kulaklarımda çınlıyor. Devlet o kadar mühimdi ki o olmazsa hiçbirimiz olamazdık. Ezanlar susar minareler yıkılır şanlı bayrağımız göklerde dalgalanamazdı. Devlete ait olan o kadar kutsaldı ki devletin malı için o malda doğmamış yetimin hakkı var denirdi. Devletten bir hırka dahi aşırsan cenaze namazın kılınmaz, küfürden bir şube üzere ölünürmüş. Peygamber sözü imiş. Artık hoparlörden işitilmeyen bir söz.. Şimdi ‘’devlet malı deniz yemeyeni keriz’’ trend. Çocukken ne çok ayet varmış oysa. Şimdi bugünler için uygun bir ayet bulamıyorum. Bulamıyorum zira günümüzdeki yaşananlar karşısında Allah da melekleri de peygamberleri de camide, bahçesindeki taşlarda, yaşadığım o eski mahalle de hepsi şaşkın!

Hatırlıyorum, mahallemiz sadece bizim mahallemiz değildi. Yani sadece insanların. Her sokağın köpekleri, kedileri, kuşları ve her evin önünde bir ağacı vardı. Tüm bu mahlukat hepimizin mesuliyetindeydi, böyle inanırdık. Vakti gelmeden ağaçların meyvelerine dadansak kocakarı ninelerimiz hemen müdahil olur daha büyümediler vakti değil derlerdi, bu zamanın ve tüketimin bilinciydi. Sokağımızdaki ıhlamurlar hep beraber toplanır her haneye pay edilirdi, bu bölüşmenin bilinciydi. Çünkü eskiler bilirdi ki bölüştükçe var olunurdu ve ekmeği paylaşmak ekmeği yemekten daha lezzetliydi. Suyumuzu çeşmelerimizden içerdik henüz siyonist firmalar suyumuzu işgal etmemişti. Sokağımız değildi sadece ağaçlarla bezenen. Bahçesiz ev düşünülemezdi bile. Çeşitli meyve ağaçlarıyla dolu bahçelerde yetişen meyveler de paylaşılır, kışlık reçeller yapılır, sebzesi ekilir biçilirdi. Apartmanlarda büyüyen çocukların bilmeyeceği bilemeyeceği bir şeydi bedavaya meyve sebze yemek. Aslında bedava da denmezdi, emeğin karşılıklı değiştirilmesiydi. Ağaçların boyunu aşmayan evlerimiz gölgeden eksik olmazdı. Serinlik pencerelerden dolup taşardı evlerimize. Annelerin binbir maharetle diktikleri tül perdelerin denizdeki yelkenliler gibi uçuşup durması denizlere alıp götürürdü beni. Bir gemi kaptanı olup dümeni kıra kıra mavi suların uzaklarına çok uzaklarına giderdim. Denizi hiç görmemiş bir çocuk olarak o gün, bugünden daha canlı daha tuzlu daha derin hayal edebilirdim. Okuma yazma bilmeden kurcaladığım resimli kitaplardan ruhumu götüremeyeceğim yer yoktu. Meyve ağaçlarımız ve ekinlerimizle dolu bahçemizin minik misafirleri kedilerimiz, sokaktan kapıp getirdiğimiz yavru köpeğimiz, diledikleri gibi her yere konup uçan kuşlarımızla haşaratı faresi böceğiyle toprağın bağrında topraktan geldiğimizi ve bir gün toprak olacağımızı hiç unutmadan yaşardık. Maalesef bugün sefalet içerisindeki sitelerinde, havası kir pas içerisinde, yeşillikten ve doğadan yoksun, kültürel değerlerini yitirmiş, mahkumlar gibi yaşıyoruz. Bu kirlenmişliğin içerisinde varlık bilincimizden koparılmış, dünyaya, hayata, çevreye, topluma ve geleceğe karşı sorumsuzca hem kendimizi hem geleceğimizi tüketiyoruz. Tükettikçe tükeniyoruz. Oysa yaşadığımız yeri cennet yapmamız gerekirdi. Yaşadığımız yeri cennet yapmadığımız müddetçe, kaçtığımız her yer cehennemdir.

-Rıza Can Aşık-

*

*

Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazı ve şiirlerin bu sayfadan başka bir yerde yayınlanması yasaktır. Ancak; kaynak, yazar ve şair ismi belirtilerek ya da site bağlantısı eklenerek paylaşılabilir. Aksi paylaşımlar 5846 sayılı kanuna tabidir.

Visited 22 times, 1 visit(s) today

Leave a comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir