26 Şub 26 - Per 6:16:pm Sine-i Millet
Dark Light

Blog Post

Sine-i Millet > Kitap ve Film İncelemesi > KALİFİYE OKURUN BÜYÜK CEHALETİ – “ÇİNGENE” KİTAP ANALİZİ

KALİFİYE OKURUN BÜYÜK CEHALETİ – “ÇİNGENE” KİTAP ANALİZİ

Hifa Berre’nin kaleminden…

İyi akşamlar, çivisi çıkmış dünyanın “bir tane de zihnime batır” diye bağıracak kadar çılgın ve her batan çiviyi kumaşlar arasında saklayacak kadar vefakâr, romantize yaşam desteğine bağımlı yaşayan sevgili Okur Dostlarım!

Vefadan bahsetmişken, geçtiğimiz ay ne kadar kitap kurdu olduğumun havasını yine oturmuş kendi kendime atarken fark ettim ki kültürüme ait diyebileceğim hiçbir hikâyeden haberim yokmuş. Dünya klasikleri, modern kuruntular, aforizmanın deştiği beyin gücü, kirpiklerimi ıslatan romantizm derken derkennn…

Bu kız hiç Türk klasiği okumamış. Evet sevgili Kitapkurdu, Türkiye standartlarında kalifiye bir okur olduğumu zannederek büyük bir gaflete düştüğümü hissetmeye başladığım o gün elime kalem kâğıt alıp Türk klasikleri araştırması yapmaya başladım. Ve hatırı sayılır bir araştırma sonucunda Ahmet Mithat Efendi’den, Şemsettin Sami’ye, Halit Ziya’dan Tevfik Fikret’e birçok yazarla tanıştım diyebilirim. İşte şimdi bu yazarlardan en merak ettiğim beyefendinin bir kitabını okumuş ve vefa borcumu Türk damarlarıma ödemiş bir kitap kurdu olarak gururla karşınızdayım.

Ve nihayet, araştırma listemin başköşesinde oturan o meraklı muharririn kalemine uzandım: Ahmet Mithat Efendi. Okuduğum eser ise yalnız bir hikâye değil; adeta bir devrin insanı anlama çabası olan Çingene idi.

HAYALİNE AŞIK OLANLAR KULÜBÜ

Kısaca bahsetmek gerekirse eser, toplumun dışında bırakılmış bir genç kızın, bir erkek tarafından keşfedilişi ve ardından “terbiye edilerek” başka bir hayata hazırlanışı üzerine kuruludur. Fakat mesele yalnız sınıf farkı yahut eğitim değildir. Asıl mesele, bir insanın başka bir insan üzerinde kurduğu hayalin sınırlarıdır. Zaten içerisinde bulunduğumuz şu asrın en büyük sorunlarından biri de “sanmak” değil midir? Âşık olduk sanarız, maşuk olduk sanarız, mutlu olduk sanırız ve ve ve… Birçok şeyi yaşamak yerine kurgulamayı, ulaşmak yerine yozlaşmayı tercih ettiğimiz için yalnızlık edebiyatına sarılmış değil miyiz?

İşte bu kısacık, Çingene ile bir burjuvanın imkânsız aşkı hikâyesinden kopardığım felsefi fikirlerden birkaçı bunlar. Düşünüyorum da aslında hepimiz Şems Hikmet Bey gibi değil miyiz? Bir sureti seviyor ve o suretin ruhundaki çatlakları kabul edemeyeceğimiz için onu kendi beğendiğimiz ruhun kalıbına sokmaya çalışıyoruz. Görüntü senden, karakter benim tasavvurum…

Hatta bu insanları kendi kalıplarımıza sokma işini öyle normalleştirmişiz ki bu meselenin bir de müzik piyasası oluşmuş. “Hayaline âşık oldum ben, sana değil” demiyor muydu yeni nesil bir rapçi?

Evet, benim beynimdeki kırk odacığın kırkından çıkan taze lafların lakırdısına katlanmak zorunda kaldığın için konunun dağılmasını da mazur görmüşsündür umarım. Çünkü elimizde tuttuğumuz şeyi 90 sayfalık bir aşk romanı deyip kavuşulamayan bir son için iki gözyaşı döküp sonunda rafa kaldırmayacağız. Soracağız ve sorgulayacağız.

Zira roman boyunca aklımı en çok kurcalayan sual şu oldu:

Aşk nedir ki bir insan, yalnız bir çehre görerek bağlanır da ardından sevdiği kişiyi baştan sona yeniden inşa etmeye kalkar?

Burada sevilen kadın mıydı, yoksa kadının dönüşeceği düşünülen ihtimal mi?

Ahmet Mithat Efendi’nin kahramanı, sevdiği kadını olduğu hâliyle kabul etmekten ziyade onu eğitmeyi, inceltmeyi, değiştirmeyi kendine vazife edinir. Sanki aşk, kalbin bir teslimiyeti değil de bir terbiyecinin sabırlı projesidir. Okur olarak insan ister istemez şunu düşünüyor: Birini değiştirme arzusu sevginin mi, yoksa insanın kendi idealine duyduğu hayranlığın mı neticesidir?

Belki de kahraman, karşısındaki kadına değil; kendi zihninde kurduğu kusursuz taslağa âşıktı. Çünkü gerçek aşk, insanı şekillendirmek istemez — anlamak ister. Oysa burada sevgi; biraz öğretmenlik, biraz sahiplenme ve biraz da “ben seni daha iyi hâline getirebilirim” iddiası taşır.

Ve kitabın son sayfasını kapattığımda fark ettim ki aslında mesele bir Çingene kızının hikâyesi değildi; mesele, insanın sevme biçimiydi. Biz çoğu zaman bir kalbe dokunduğumuzu zannederken kendi zihnimizde kurduğumuz bir taslağı cilalıyoruz. Karşımızdakini anlamaktan ziyade onu hayalimize yaklaştırmaya çalışıyoruz. Belki de bu yüzden aşk, en çok da beklentilerimizin ağırlığı altında yoruluyor.

Belki de hakiki sevgi, bir ruhu yeniden yazmak değil; onun eksik cümlelerini bile silmeye kıyamamaktır. Aşk, birini başka biri yapmak değil; onunla birlikte değişmeye razı olmaktır.

Ben bu kitabı bir imkânsız aşk hikâyesi okuyarak değil, kendi çağımızın aynasına bakarak bitirdim. Ve şimdi içimde tek bir soru kaldı:

Sevdiğimiz insanları gerçekten görüyor muyuz, yoksa yalnızca görmek istediğimiz suretleri mi seviyoruz?

İşte tüm bu soru işaretlerinin bana verdiği yetkiye dayanarak, “Düşünen insan yaşayan insandır.” diyor ve kısacık bir öykünün tefekkürüme kattığı zenginliğe olan minnetimi bu yazımla dile getirmiş oluyorum.

Ve unutmadan söylemek isterim ki ilk kez Türk klasiği okumuş bir Türk (!) olarak üslubun Tanzimat döneminden kalma olacağını düşünüp biraz yargıyla başlasam da engin Osmanlıca literatürüm sayesinde kitabın tamamını anladım… desem de inanmayın, elbette latife ediyorum. Kendimi kendime övme işimin sonucunu siz de gördüğünüz için bu işe tövbeliyim. En azından şimdilik. Aslında kitabı çok rahat anlama sebebim, Türkçeden Türkçeye çeviri yapılırken kullanılan sade ve ihtişamsız dil diyebilirim. Bu güzel hizmeti için Ömer Aslan Beyefendi’ye de minnetlerimizi sunarım.

Bir dahaki eser tahlilimizde görüşmek üzere,

Vefa ve aşkla kalın…

-Hifa Berre Toprak-

Visited 27 times, 1 visit(s) today

Leave a comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir