Hifa Berre’nin Kaleminden…
Kitap analizi yaptığımı sandığım şu yazılarımda fark ettiğim en önemli değer, aslında kitaplara yorum yapma yeteneğine sahip olan kişinin ben olmadığımdır. Sanırım okumuş olduğum kitabın beni analiz etmesine izin verdiğim bir alan açmayı, karmaşık zihnimin bir rahatlama biçimi olarak görüyorum…
Sevgili kitapsever dostlarıma belirtmeliyim ki her okurun enler listesinde yer alan bir yazarı vardır; aylar, yıllar geçer, ülkeler gezer, âşıklar kavuşur, baş kahramanlar ölür, o bebek doğar, o iş kaybedilir, o âşık aldatılır ama hepimiz, her içinden sıyrıldığımız hikâyenin sonucunda tekrar onun kollarına sığınırız. Tıpkı bir geziden eve dönüş gibidir bizim bu gelişimiz.
İşte benim “evim” diyebileceğim iki üç yazardan biridir Peyami Safa.
Hem kendisini tanıdığım dönemde hayatımda olan güzelliklere duyduğum saygı sayesinde hem de kendisine has dilinin, insanı bir kitabın okuru olmaktan çıkarıp o karakterin iç sesi hâline getirme gibi bir meziyete sahip olması nedeniyle sanırım.
Her filmde kahramanın son sözü etkileyici, son vedası çarpıcı ve son hareketi düşündürücüdür, bilirsiniz. Yazarların da son eserlerinin bir farkındalık zirvesi, bir bilinç devrimi olduğuna inandığım için ben de hatırı sayılır yazarların mutlaka ilk ve son eserlerini okur; aradan geçen yılların ve tecrübelerin kaleme ve duyguya yansıyışını seyrederim.
Her zaman aynı kanıya varmıyor olsam da genellikle -ki bu genellik azdan çoktur- ilk eserin içinde bir çiğ kokusuyla birlikte umutlu bir toprak kokusu da sarar benliğimizi. Sanki filizlenmesi muhtemel bir tohumun ilk sancılarıdır bu satırlar… Peyami Safa’nın yayımlanan ilk eseri Sözde Kızlar (1923), son eseri olan Yalnızız (1950) ise aynı ağaç kökünün farklı dallarını anlatan, iki ayrı derinliğe sahip eserdir.
Sözde Kızlar, Peyami Safa’nın hayata gözlerini yeni açtığı için incelemeye değer bulduğu, umut ettiği, merak ettiği bir dış dünyaya analiz romanıdır. Yalnızız ise paslanmış bir olgunluk çağının getirdiği tükenmiş bir kabullenişle içe dönüşün ve içe çöküşün öyküsüdür…
“Yalnızız”ın asıl meselesi, insanın başkalarıyla kuramadığı ilişkilerden çok, kendi içindeki benliklerle kuramadığı uzlaşıdır. Peyami Safa bu romanda karakterlerini tek bir kişilik olarak değil, sürekli çatışan iç seslerin toplamı olarak kurgular. Samim, bu çoğulluğun farkında olan nadir karakterlerden biridir; düşünen, sorgulayan, kendi zihnini izleyen bir bilinçtir. Ancak farkındalık kurtuluş getirmez. Aksine, insan ne kadar çok fark ederse o kadar yalnız kalır. Çünkü içindeki sesler çoğaldıkça, onları susturacak bir merkez de dağılmaya başlar.
Samim’in düşünce dünyasında akıl ile duygu, inanç ile şüphe, ideal ile arzu sürekli karşı karşıya gelir. O, kendisini tutarlı bir bütün sanırken Meral’in ihanetiyle birlikte bu bütünlük iddiası parçalanır. “Nasıl anlamadım?” sorusu, bir aldatılma tepkisi değil; kendi zihnine yöneltilmiş sert bir muhasebedir. Samim o anda Meral’i değil, kendi seçici körlüğünü yargılar. Görmemeyi tercih ettiği her işaret, içindeki başka bir Samim’in varlığını açığa çıkarır. Böylece roman, insanın tek bir “ben”den ibaret olmadığı gerçeğini acı bir açıklıkla yüzeye taşır.
Meral ise bu iç bölünmeyi sezgisel düzeyde yaşayan fakat onu anlamlandıramayan bir karakterdir. Onun iç konuşmaları, yaşamak isteyen benlikle vazgeçmek isteyen benliğin çatışmasıdır. Meral, kendisini sevilmeye değer kılmaya çalıştıkça kendi varlığından uzaklaşır. İntihara giden süreçte Meral’in asıl yenilgisi hayata değil, kendi içindeki seslerden hiçbirini uzlaştıramamasınadır. Samim düşünerek parçalanırken Meral hissederek dağılır.
Bu noktada Yalnızız, bireysel trajedilerin ötesine geçer. Roman, insanın içindeki bu çoğulluğun ortak bir kader olduğunu ima eder. Her birey, kendi içinde birden fazla kişiyi taşır ve bu kişilikler uzlaşamadıkça insan ne aşkta ne düşüncede tam bir bütünlük kurabilir. Peyami Safa’nın “yalnızız” deyişi, bu yüzden bireysel bir yakınma değil, ontolojik bir tespittir: İnsan, kendi içindeki kalabalıkla baş başa kaldığı ölçüde yalnızdır.
Bu noktada fikirlerimi sonlandırmadan evvel belirtmek isterim ki bazı kitaplar, tek bir diyaloğu veya fikri için dahi olsa okunmaya değerdir. Bunu genellikle Zweig novellalarında yaşayan biri olarak, çok sevdiğim Türk bir yazarın da böyle bir başarısına şahit olmak beni gururlandırdı. Öyle iyi iç ses sahneleri vardı ki kitap sadece bu bölümlerden ibaret olsaydı dahi benim için kıymeti değişmezdi.
Biri Samim’in aldatıldığında kendi kendine kızdığı o sahneydi -ki yukarıda bahsettiğim bölüm budur- diğeri ise Meral’in intihar etmeden evvel kendi kendine yaptığı, o persona ile yüzleşme, kalabalıkların içindeki yalnızlığımızı kabul etme sahnesiydi.
Sonuçta Yalnızız, insanın yalnızlığını başkalarının yokluğuyla açıklamaz; aksine, insanın kendi içinde çoğalmasıyla temellendirir. Samim’in bilinciyle Meral’in sezgisi, aynı hakikatin iki ayrı yüzü olarak karşımıza çıkar: İnsan, kendisiyle uzlaşamadığı sürece hiçbir ilişki ona yuva olamaz. Bu nedenle romanda yalnızlık bir eksiklik değil, bir durumdur; kaçınılmaz, ortak ve devredilemez. Peyami Safa’nın “yalnızız” deyişi, bireysel bir sızlanma değil, insan türüne dair soğukkanlı bir kabuldür. Hepimiz, içimizde taşıdığımız sesler susmadığı sürece kalabalıklar içinde de yalnız kalırız. Belki de bu yüzden bazı kitaplar bizi rahatlatır: Çünkü onları okurken ilk kez yalnız olmadığımızı, ama yine de yalnızız olduğunu anlarız.
Umarım yalnızlığımızı gideren ve yalnızlığımızın farkına varmamıza sebep olan bu kurtarıcı kitapları dost edinmeyi hiçbir zaman terk etmezsin sevgili okuyucu…
Kitap kurdu dostlarıma,
Hibemden,
Sevgilerimle…
*
*
Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazı ve şiirlerin bu sayfadan başka bir yerde yayınlanması yasaktır. Ancak; kaynak, yazar ve şair ismi belirtilerek ya da site bağlantısı eklenerek paylaşılabilir. Aksi paylaşımlar 5846 sayılı kanuna tabidir.