Rıza Can Aşık’ın kaleminden…
Ölümle ilk tanışmamız ölüme dair ilk tecrübemiz başkasının ölümüdür. ‘’Başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları çeker ölümü bizim için’’ Başkasının ölümüne şahitlik etmek aynı zamanda yaşadığımızın ifadesidir. Sonra kendi ölümünü düşünür insan. Nerde, nasıl, kaç yaşında… Ve ölümün kendisini düşünür insan. Olmak ve ölmek. Olmuşla ölmüşe çare yok der eskiler. Olmuş olan zamanın geride bıraktığı yani ölmüş olandır. İnsanda, her an ölendir bir bakıma. Varlığının bilincindeki insan zamanı kavrayabildiği her an ölendir.
Çünkü başka insanların ölümü
En gizli mesleğidir hepimizin
Başka ölümler çeker bizi
Ve bazen başkaları
Ölümü çeker bizim için
Kimdir ölümü bizim için çeken? Ölümü hiç bilmediğimiz sebeplerle bizle buluşturan? Ölümlerimizin istatistikten rakamdan başka bir şey ifade etmediği bir dünyada hayatlarımızın değeri nedir? Çok uzağımızdaki birilerinin amaçlarına hizmet eden ölümlerimizin ayrım yapmadan taraf tutmadan sağcı mı solcu mu diye ayırt etmeden hepimizi yaşarken de taksitle tüketimle ölü bir hayata mahkum etmesini hayıflar şair şiirin devamında. Dolar kurunun piyasanın bonoların tahvillerin gidip gelmesine bağımlı bir düzende küçücük bir hareketle yüz binlerce insanın fakirleşmesi sömürülmesi bankacılık sistemine insanların imanıyla mümkün olabilirdi. Ölümü hatırlamayan onu düşünmeyen, içindeki birilerine hile yaptığını bilen şehrin insanı ancak bu düzenin müridi olabilirdi.
Ölümle şaka olmaz diyenler
Kıyasıya yanıldılar bu çağda
Taksitle ölüm diye bir roman yazıldı artık
Önce öl/sonra öde denilmek suretiyle
Aşılıp geçildi bu roman da
Doların dalgalanmasına bırakıldı bu çağda ölüm
Geceleri şehrin varoşlarında ikamete mecbur edildi
Gündüzün kimlik soruldu ona
Sağcı mı solcu mu olduğu sorusuna cevap verdi
Seken bir kurşun kadar
Kurşuni bir kış denizi kadar bile
Taraf tutmayan ölüm
Ölümü zaman algısının içinde diri tutan yaşatan insanın yerini, ölümü öldürmeye çalışan şehrin insanı almıştır bugün; Ölüm Cantabile. Ölümü yaşatmaya çalışan şair, ölümlü bir hayatın savaşını vermektedir şehre karşı. Ölümü ciddiye alan ve hatırlayan, yaşatan, şehrin insanı olamayan şair bu çağda yanılmıştır. Ölümün, ölüm gerçeğinin artık şehirde yaşamaması, yaşamayan ölümün şehri yaşayan bir mezarlığa çevirmesi şairin şehirden şehrin insanından kaçmaya çalışan ruhu, şehrin insanı ile bitmez bir kavgaya tutuşması hayatta kalma çabasıdır. Mezarlıklarını şehrin merkezinden kalbinden gözünden uzağa taşıyan modern mimari, hastanelerini şehrin dışına çıkaran bugünün insanı, şehrin merkezine alışveriş merkezlerini, eğlence mekanlarını koymuştur. Şehrin varoşlarında ikamete mecbur edilen hayatın en hakiki gerçeğini hatırlamak istemez şehrin insanı. Diyalektik bir karşıtlıkla anlamlanan ölümü yok sayınca yaşamı da yok saymıştır farkında olmadan şehrin insanı. İç içe geçmiş bir bağ vardır hayat ve ölüm arasında. Kötülük iyiliğin karşıtı değildir, iyiliğin olmadığı yerdir. Ölüm de hayatın karşıtı değildir, hayatın olmadığı yerdir. Bu yüzden ölüm farkındalığını kaybetmiş, derinliğin, sırların, soyut güzelliklerin uzağında güdülerden ibaret değersiz yaşayan, kaypak ilgilerin, zarif ihanetlerin, bozuk paraların, sivilcelerin, pahalı zevklerin, ucuz ihanetlerin insanına dönüştürür şehir bizi. Ve şehrin insanı artık ölümü soğuk bir uzay parıltısıyla, kuru bir bilgisayar tıkırtısıyla, hastahanelerdeki x makbuzlarında anıyor artık. Anarken dahi ölümün lafzından kaçıyor, en hakiki gerçek ile göz göze geldiğinde dahi yüzleşmek istemiyor. Kendi ölümünü düşlüyor şair bu bölümde ve ölü bir şehirden kaçıp yalnız kalabildiği zihnini canlı tutmaya çalıştığı inzivasını. Kendi ölümü de bir fayda vermeyecek çevresine. Şehrin insanı milyonların ölümünden de tekin ölümünden de neler olup bittiğini hiçbir ayetten hiçbir vakit anlamayacak.
Azıcık gece alayım yanıma yalnız
Serçelerin uykusuna yetecek kadar gece
Böcekler için rutubet
Biraz da sabah sisi
Yabani güvercin kanatları renginde
Bir artık bunlar olarak gidiyoruz
Eylesin neyleyecekse şehrin insanı
…
Ama neler olup bittiğini hiçbir ayetten
Hiçbir vakit anlamayacak şehrin insanı
Requiem, ölüme ağıtın yakıldığı üçüncü bölümde mevsimlerden, doğanın çeşitli sahnelerine canlı bir hayatın panoramasını çizer şair ustalıklı bir sanat ile; Ağırkanlı bir güneşle yaşanan kış / Ağır kanlı bir güneşle yaşanan hasat zamanı… Bölüm, mevsimlerden günlerden gençlikten heyecanlardan geçmişten fragmanlarla capcanlı bir hayat çizer bize. Şehrin rutubetli havasından karamsar renginden birden çıkarır bizi ve doğanın sonsuzluk hissimizi besleyen renk cümbüşü içerisine atar. Yaz akşamlarının serinliği vurur yüzümüze, ormanın yaprak hışırtılarını dinleriz bir sabah. Ve birden hayat anlamlaşır içimizde. Heyecanımızı zirveye taşır. Masalların dünyasındaki kadar anlamlıydı bir zamanlar hayat bizim için. Hayata anlamını veren ölümdü. Ölüm, uğruna ölünebilecek değerler kazandırmıştı bize. Haysiyet, dürüstlük, şeref, onur, gurur. Tüm bunlar dünyanın maddi kısmını hayatının merkezine almayan insanların kişilik edinebileceği değerlerdir. Görünürde kendi zararına da olsa doğru olanı tercih edebilen insanlar şehrin insanı olmaktan kurtulabilir ve insanın inandığı şeyler olmazsa insan kimdir ki?
Gövdene imrenirdi ok atmayı bilenler
Gövden aklın gibi engebeli ve dakikti
Sokaklarda kavga çıkardı senin yüzünden
Sen topuğunu gösterirdin ve dövüş başlardı
Ejderlerle çarpışırdı bey çocukları
Müminler müşriklerle savaşırlardı
Toprak ve yağmur savaşırlardı
Anahtar ve kilit
Birbirine girerdi ekmekle bulutlar
Kan ve su
Nadirle Zenit
Isıtırdın salkımları bağlar bozulunca
Tohumların bilgisine hısımdın
Beyninde yelkenlerini açarak
Serinlerdi kısır kadınlar
Sen diriyken sepetlerine çiçek doldurup insanlar
Peşinden gelirlerdi
Serüvenler peşinden yürürdü endazelerin
Mekikler otlakların yörüngesindeydi
Ayıklardı insanların rüyalarını
Yaktıkları tütsü, okudukları yasin
Sonra o hayatı öldüren şehrin insanlarının,
ipe giden bir mahkum gibi ölüme karşı tavırlarını izletir bize.
Unutulup kaba manasız bir söz haline gelen ölümün kalplerimizden silinişini.
Sonra öldün, sonra ıslıkladılar seni
gösterişsiz tabutunu yuhaladılar
lahana yaprakları attılar sana sonradan görme tombul ortayaşlılar
semiz, genç burjuvalar seni tepeden tırnağa fermuarladı.
akşam gezmesine çıkan emekliler bile duygusuzca silkeledi üzerlerinden senin gözyaşlarını
Bir soğuk uzay parıltısıyla anılıyorsun artık
kuru bir bilgisayar tıkırtısıyla açıyorlar taçyapraklarını
ancak bir alkol koması sırasında senin yorgunluklarını hastanelere makbuz yaptılar
çekingen duruşunu intihara karşı kullanıyorlar koğuşlarda
çünkü çoktan ölüm götürdü seni
ölüm ölüm gündelik sözlerimiz arasında geçecek kadar kaba…
-Rıza Can Aşık-
*
*
Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazı ve şiirlerin bu sayfadan başka bir yerde yayınlanması yasaktır. Ancak; kaynak, yazar ve şair ismi belirtilerek ya da site bağlantısı eklenerek paylaşılabilir. Aksi paylaşımlar 5846 sayılı kanuna tabidir.